Türkiye’nin son dönemde yetiştirdiği, Atatürk’ten sonra ikinci büyük lider Rauf Denktaş. Şükürler olsun, kendisini canlı canlı dinleme fırsatına eriştim bugün. Portfölyömde iki adımlık mesafeden yerini aldı sayın Cumhurbaşkanı. Hayranlıkla dinledim kendisini… Allah uzun ömürler versin sayın Cumhurbaşkanım. İşte Denktaş’ın konuşmalarından aldığım notlar…
Denktaş, 1960 yılındaki antlaşmaların İngiltere, Türkiye ve Yunanistan olmak üzere adada üç garantör ülke belirlediğini ve yapılan antlaşmalar sonrasında adanın garantörlerinden herhangi birisinin ada adına tek başına karar veremeyeceği sonucunun açıklandığını, tüm bunlara rağmen Rum tarafının adanın tümü adına Avrupa birliği’ne üye yapıldığını vurguladı öncelikle…Türkiye’nin bu duruma sadece seyirci kaldığını bunu da Avrupa Birliği’ne girmek adına yaptığını, oysa Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi havuçlarla oyaladığını belirtti. Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi dini sebeplerden ötürü değil, nüfusuna sebep birliğe dahil etmek istemediğini zira, Almanya’nın ardından Türkiye’nin birliğin ikinci büyük ülkesi olacağını ve birlik adına verilen kararlarda önemli ölçüde söz sahibi olabileceğini vurguladı. Öte yandan Denktaş, Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye muhtaç olduğunu ve Türkiye’nin ancak nüfusu küçültülerek ve askeri gücü zayıflatılarak birliğe dahil edilebileceğini söyledi.
Kıbrıs’ın Türkiye için önemine de değinen Denktaş, Atatürk’ün İnönü’nün sözlerinden örneklerle başladığı konuşmasında Kıbrıs’ın gerek içerdiği petrol kaynaklarıyla gerekse dünyanın gözünü diktiği Ortadoğu bölgesine hakim duruşuyla önemli bir bölge olduğunu, Türkiye’nin bölgede kazanılmış hakları bulunduğunu ama Talat ve Erdoğan hükümetlerinin bu durumun farkında olmaksızın adadan askerin çekilmesine dair demeçler vermeye başladığını bildirdi. Adadan Türk askerinin çekilmesinin senelerce bu askeri bekleyenleri hüsrana uğratacağını, Rumları Enosis’e yaklaştıracağını ve 1571’den bu yana verilen 70.000 şehidin kemiklerini sızlatacağına vurgu yaptı. Denktaş, barış harekatında paraşütle adaya atlayan bir askerle diyalogunda askerin kendisine gökten atları üstünde ellerinde kılıçlarıyla şehitlerin yanından geçtiğine dair bir hikayeyi anlatarak bu şehitlerin kemiklerini kimsenin sızlatmaya hakkı olmadığını vurguladı.
Denktaş, Annan Planı ile ilgili olarak, bu tarz bir planın varlığından ilk kez kendisinin kalp ameliyatı olmasına az bir zaman kala haberi olduğunu, durumu BM’den Desoto’ya, İngilizlere ve Rumlara sorduğunu hiç birisinin böyle bir planın varlığını onaylamadıklarını, ameliyat sonrası bilinci yerine geldiğinde ilk duyduğu şeyin bu plan olduğunu belirtti. Uluslar arası ilişkiler okuyan öğrencilere seslenen Denktaş, ne kadar iyi dostunuz olsa da masadakiler önce kendi ülkelerinin çıkarlarını savunacaktır, buradan alınması gereken ders budur dedi.
Denktaş Annan Planı’nın ne olduğunu dahi bilmeden yapılan propagandayla,Kıbrıslıların bu plana evet dediklerini söyledi. Zira Türk hükümeti ve Talat, onlara “evet” demeleri halinde Rumlar “hayır” dese de Kıbrıs’ın özgürlüğüne kavuşacağını ve izolasyonların kaldırılacağını söylemişlerdi. Oysa ki durum öyle olmadı. Denktaş’ın ifadesiyle “dostumuz ve müttefiğimiz Amerika” durumu farklı yorumladı ve Türkler burada tek bir cumhuriyet istiyor Türk askerinin adadan çıkmasını istiyor şeklinde olayı algıladığını bildirdi.
Basının önemli bir güç olduğuna da değinen Denktaş, Rumların Yugoslavya ve Çekoslavakya’dan silah aldığını, bunu kendilerinin ve garantör ülke olan İngiltere’nin protesto ettiğini, aynı işlemin ikinci kez gerçekleştiğini, ve yine garantör iki ülkenin durumu protesto ettiğini, olay üçüncü kez gerçekleştiğinde ise İngiltere’nin protesto etmediğini ve gerekçe olarak da “bizim için sorun yok-sizin de ülkenizde bu duruma karşı duran hükümeti baskı altına koyan bir durum yok” cevabını aldıklarını söyledi. Basının gerçekleri olduğu gibi yansıtması durumunda her şeyin çok farklı olacağını bildiren Denktaş, basının görevinimilli menfaatler doğrultusunda yerine getirmediğini söyledi.
Denktaş, Türkiye’nin ise çok ilginç konuları konuşmaya başladığını ülkede insanların “Ne mutlu Türk’üm diyene..” sözünü tartışmaya başladıklarını, kendilerini savunan askerleri yıpratmaya çalıştıklarını söyledi. Atatürk’ün “Ne mutlu Türk olana” demediğini, “Ne mutlu Türküm diyene” dediğini vurgulayıp, Amerika’da insanların ister İspanyol, ister Fransız, ister Meksikalı olsun, ben Amerikan’ım dediğini, kökenleri sorulduğunda İspanyol-Fransız ya da Meksikalı olduklarını söylediklerini vurguladı. Ve konuşmasını “Ne Mutlu Türk’üm diyene” sözleriyle bitirdi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder